Bütün Kötülüklerin Acımasız Çocukları “Enflasyon ve İşsizlik”

Bütün Kötülüklerin Acımasız Çocukları “Enflasyon ve İşsizlik”

Batık KredilerTürkiye ekonomisinin, “rekor iç borçlar, tırmanan dış borçlar, giderek açılan cari açık makası, yüksek enflasyon ve kronik işsizlik”den oluşan yükü tüm ağırlığıyla, emekçilerin omuzlarına çöktü. Emekçilerin, kaygan zeminde, sendika ve grev kaslarından yoksun titrek bacaklarıyla taşımaya çalıştığı yük giderek ağırlaşıyor; zayıf urganlarla sarılan yükün devrilmesi an meselesi…

 

Türkiye ekonomisinin beşli sarmalındaki birbirini besleyen makro ekonomik sorunlar, başta bankacılık olmak üzere birçok sektörün duvarlarında derin çatlaklar oluşturmasının yanında, üretim ve nitelikli emek üzerinde ağır tahribat yaratıyor. Küresel ekonomideki likit bolluğunu, yıllardır astronomik faizlerle çeken sistem, içine düştüğü iç ve dış borç denizinde, “borcu borçla ödeme” yılanına sarıldı.

Enerji ara mallarda dışa bağımlı ekonomide, imalat sanayinin giderek artan finansman yükü üretimi aksatıyor, onlarca fabrika ateşe veriliyor. İstanbul Sanayi Odası (İSO), "Türkiye’nin İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması" verileri de bunu ortaya koyuyor; 2017 yılında İkinci 500’deki şirketler, faaliyet karlarının yüzde 42.8'ini finansman gideri olarak kaybetti. Üretimde daralmayla artan ithalat, cari açık makasını hiç olmadığı kadar açıyor.

Artan dış borçlar ve yükselen faize bağlı olarak döviz kurları tarihi rekor düzeylere çıkıyor. Dövizdeki artışa bağlı maliyet artışları, talep ne kadar bastırılırsa bastırılsın, enflasyonu, hedeflerin üç katının dahi üzerine taşıyor. Kontrolsüz bir şekilde tırmanan enflasyon, ekonomideki birçok dengeyi sarsarken, en çok da ücretleri kemiriyor. Sendikadan yoksun kitleler, ücretlerdeki tahribat karşısında elleri-kolları bağlı beklemek zorunda kalıyor.

Bunun daha da ağır yanı; ya, eriyecek bir ücretiniz dahi yoksa? DİSK-AR’ın Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerinden yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, yüzde 20 dolayındaki bir banda yerleşen işsizlik, gençlerde ve kadınlarda yüzde 25-35 düzeylerini buluyor. Kısacası, üretimden koparılarak, ağzına kadar ithal ürünlerle dolu AVM’lere hapsedilen ekonomide manzara hiç de iç açıcı değil.

Hocaların hocası İktisatçı Prof. Dr. Korkut Boratav'a göre, ekonomide bu yılın son üç ayında küçülme süreci başlayabilir ve yeni bir IMF programı gündeme gelebilir. DİSK Genel-İş üyesi işçilerin sorularına verdiği ve Sendika'nın Emek gazetesinde yayımlanan yanıtlarda, Korkut Boratav Hoca, "Türkiye’nin son on iki ayda 55 milyar dolara yükselen cari işlem açığının finansman güçlükleri, ithalatın kısılmasını gerektirebilir.

Ortaya çıkacak arz daralması, kârların tırmanmasına fırsat yaratmamalı. Ekonominin daraldığı, kriz koşullarının doğduğu bir ortamda, yük paylaşımının emekçilere yıkılmaması gerekir. Örgütlü mücadele gereklidir. Sendikalara ve emek yanlısı partilere, örgütlere önemli görevler düşecektir" diye uyarıyor.

Türkiye ekonomisindeki beşli sarmalı oluşturan makro ekonomik göstergeleri tek tek incelediğimizde, Korkut Boratav ve başka birçok iktisatçının uyarılarının ne denli haklı olduğunu daha açık ve net şekilde ortaya koyuyor:

1 . Merkezi yönetim borç stoku 1 trilyona dayandı, borçlanma maliyeti yüzde 20’yi aştı

Merkezi yönetim brüt borç stoku, 30 Haziran itibarıyla, aylık bazda 10.8 milyar lira artışla 969.8 milyar liraya yükseldi. Ancak, merkezi yönetim borç stokunun yılın ilk yarısındaki artışı ise daha da çarpıcı düzeye çıktı. Geçen yılın sonunda 876.5 milyar lira olan merkezi yönetim borç stoku, bu süre içinde tam 93.3 milyar lira yükselmiş oldu.

Merkezi yönetim brüt borç stoku 31 Mayıs'ta 959 milyar lira düzeyindeydi. Hazine'den yapılan açıklamaya göre, borç stokunun 561.2 milyar liralık bölümü Türk Lirası cinsi, 408.6 milyar liralık bölümü de döviz cinsi borçlardan oluştu. Bu dönemde Hazine alacak stoku da 17.8 milyar lira olarak gerçekleşti. Hazine alacak stoku içinde en yüksek pay 11.4 milyar lira ile yerel yönetimlerin oldu. Haziran ayı sonu itibarıyla Hazine alacaklarından toplam 1.1 milyar lira tahsilat gerçekleştirildi.

Ancak, elbetteki bu borçlardaki temel sorunu, ulaştığı düzey değil; hızlı artış ve ve bu hızlı artıştan da hızlı yükselen "faiz" oluşturuyor. Hazine'nin 10 Temmuz'da düzenlediği üç ihalede toplam satış 2 milyar 50 milyon lira oldu. İhaleler öncesi yapılan 7 milyar 29.1 milyon lira ROT (rekabetçi olmayan teklif) satışla birlikte, satış tutarı 9 milyar 79.1 milyon liraya ulaştı. Bu borçlanmada en çok dikkat çeken, ihalede bileşik faizin en düşük yüzde 20.20, ortalama yüzde 20.28 ve en yüksek yüzde 20.39 düzeyine kadar tırmanması oldu. Bir önceki iki yıllık tahvil ihalesinde ortalama bileşik faiz yüzde 19.35 olmuştu.

Tüm bu veriler, herşeyden önce borçlanma gereğinin giderek arttığını gösteriyor; borç artış oranları, yüzde 15'i de aşan enflasyonun da üzerinde düzeylere yükseldi. Buna bağlı olarak merkezi yönetim borç stoku hızlı bir şekilde artışını sürdürüyor. Son aylarda faizlerdeki yükselme de, borçtaki sorunu artırıyor; borçtaki sorunlar ve genel olarak borçlanmalar arttıkça, Türkiye’nin hem iç hem dış piyasalarda borçlanma maliyetleri yükseliyor ve geri ödeme riskleri artıyor.

Bu riskler arttıkça, faizler de yeniden yükseliyor. Daha bir yıl önce yüzde 11-12 dolayında faizle borç bulabilen Hazine, Temmuz ayına gelindiğinde yüzde 20 ile dahi borç bulamaz oldu. Hazine’nin faizleri yukarıya çıkarken, Merkez Bankası’nı da peşinden sürüklüyor. Merkez Bankası’nın daha iki ay önce yüzde 8.0 olan bir haftalık fonlama faizi, bugünlerde yüzde 17.75’e çıkmış durumda ve hemen herkes 24 Temmuz’daki toplantıda en az “yüzde 19’a artış” bekliyor.

Hazine’nin bu durumu, ister istemez bankacılık sektörünü de olumsuz etkiliyor. Yükselen faizler, bankaların tahsilatlarını da zorlaştırıyor ve sorunlu kredileri giderek artıyor. Kredi derecelendirme şirketi Moody’s 16 Temmuz’da, Türk bankalarında sorunlu kredi miktarının, Haziran’ın son haftasında sert artış kaydettiğini savunarak, sorunlu kredilerde ani artışın bankaların kredi notu açısından olumsuz olduğu uyarısı yaptı. Moody’s raporunda, Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) 29 Haziran’da sona eren hafta itibariyle yayımladığı sorunlu kredi verilerine dikkat çekilerek, “Veriler önceki haftaya göre yüzde 7 (yani 800 milyon dolar) ile 10 yıldan uzun bir sürenin en yüksek haftalık artışının yaşandığını gösterdi. Sorunlu kredilerde ani yükseliş Türk bankalarının kredi notu açısından negatif” denildi.

Raporda sorunlu kredilerdeki artışın “güçlü ve sürekli” hale gelmesi halinde bankaların aktif kalitesinin zayıflayacağı, bankaların kredi zarar provizyonlarını artırmak zorunda kalacağı ve bu durumun kârlılığı düşüreceği ileri sürüldü. Moody’s “zayıf faaliyet ortamı ve önemli ölçüde bozulmaya uğramış ancak takibe düşmemiş çok sayıda kredi” nedeniyle sorunlu kredi oranının gelecek 12-18 aylık dönemde yüzde 4’ün üzerinde bir seviyeye yükselmesini öngördüğünü iddia etti.

Bankaların ilk çeyrek bilançolarına atıfta bulunan Moody’s kredilerin “yüksek orandaki bölümünün” kullandırıldıktan sonra bozulduğunu kaydederek bunların bir kısmının sorunlu krediye dönüşeceği savundu. Eğer sorunlu kredilerdeki artış, Moody’s’in öngördüğü gibi gelişir ve yüzde 4.0’ü bulursa, bu sorunlu kredilerin 100 milyar lirayı da aşacağını gösteriyor. Çünkü, 20 Temmuz’da 2 trilyon 389 milyar lira düzeyinde olan toplam kredilerin yüzde 4.0’ü 95.6 milyar lirayı buluyor.

Dış Borçlar2 . Dış borçta da faiz sorunu: 362 milyar dolarlık ana paraya, 91 milyar dolar faiz

Tüm dünyada neredeyse "sıfır" faizle kullanılan kaynakları, kırılgan ekonomisi nedeniyle, neredeyse "avuç, avuç faiz ödeyerek" çekebilen Türkiye'nin, dış borçlarda da başı "yüksek faiz" ile belada.

Eldeki en son veriler, Mayıs sonrasındaki 116 milyar 469 milyon dolarlık kamu sektörü anapara borcuna 50 milyar 453 milyon dolar, 245 milyar 241 milyon dolarlık özel sektör borcuna 40 milyar 531 milyon dolar faiz ödeneceğini gösteriyor. İşin ilginç tarafını da, faizin anaparaya oranı özel sektörde yüzde 16.5’de kalırken, kamu sektöründe yüzde 43.3’ü geçmesi oluşturuyor. Bir başka deyişle, Türkiye'de özel sektörün zaten oldukça yüksek oranlarda kullandığı dış kaynakları, kamu tarafı kat be kat daha fazla maliyetle kullanabiliyor.

Kısacası, dış borçta da sorunun temelinde "yüksek faiz" var. Kamu ve özel sektör dahil 2002 yılında 129.6 milyar dolar olan dış borç stoku, 2017 sonunda 453 milyar 284 milyon dolara, Mart 2018 itibarıyla da 466 milyar 657 milyon dolara yükseldi. 2017 yılsonunda 291 milyar 185 milyon dolar olan net borç stoku ise 2018 Mart ayı sonu itibarıyla 303 milyar 204 milyon dolara çıktı.

Dış borç stokunun milli gelire oranı, 2002’de yüzde 54,8, 2017 sonu itibarıyla yüzde 53,4 iken, Mart 2018’de yüzde 52,9’a düştü. Aynı dönemde net dış borç stokunun milli gelire oranı da yüzde 34,2’den yüzde 34,3’e yükseldi.

Eski Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek’in basına verdiği bilgilere göre, Türkiye’nin bütün borcunun gayri safi yurtiçi hasılaya oranı, iç, dış, vatandaş, bankalar, reel sektör ve devlet dahil, 2017 sonu itibarıyla yüzde 142 düzeyinde. Gelişmekte olan ülkelerde bu oran yüzde 211. Gelişmiş ülkelerde yüzde 382, dünya genelinde yüzde 318.

Görüldüğü gibi Türkiye, dünyadaki duruma göre çok borçlu ülkeler arasında bulunmuyor. Sürdürülebilir bir borç stokuna sahip durumda. Fakat, Türkiye’deki sorun faizde görülüyor. Öyle ki Hazine Müsteşarlığı, Merkez Bankası verilerine göre, Türkiye, önümüzdeki süreçte, 361 milyar 710 milyon dolarlık anaparaya, 90 milyar 984 milyon dolar faiz ödenecek.

Mayıs 2018 sonrasındaki 116 milyar 469 milyon dolarlık kamu sektörü anapara borcuna 50 milyar 453 milyon dolar, 245 milyar 241 milyon dolarlık özel sektör borcuna 40 milyar 531 milyon dolar faiz ödemesi yapılacak. Kamu, özel sektörden çok daha fazla faiz ödeyecek. İşin ilginç tarafı, faizin anaparaya oranı özel sektörde yüzde 16,5’de kalırken, kamu sektöründe yüzde 43,3’ü geçmesi gibi görünüyor.

Yıllara göre bakıldığında, Mayıs-Aralık 2018 döneminde, kamu 7 milyar 853 milyon dolar anapara, 3 milyar 67 milyon dolar faiz, özel sektör 54 milyar 519 milyon dolar anapara, 3 milyar 776 milyon dolar faiz ödeyecek. 7 Aylık sürede ödenecek anapara faiz toplamı 69 milyar 215 milyon doları bulacak. Bu rakam, 2019’da 63 milyar 363 milyon dolar, 2020’de 49 milyar 107 milyon dolar, 2021’de 43 milyar 197 milyon dolar, 2022’de 39 milyar 210 milyon dolar, 2023 ve sonrasında ise 188 milyar 601 milyon dolar anapara ve faiz ödemesi yapılacak.

Tabii tüm bu hesaplar, şimdiki dış borç stoklarına göre; cari açık artmaya devam ettikçe bu borçlara yenileri eklenecek ve rakamlar çok daha fazla şişecek. Hazine de bu durumu görmüş olmalı ki, geçen yılın sonuna doğru yaptığı bir açıklamada, daha önce yaptığı dolar ve euro cinsi borçlanmalara, bu kez de Japon yeni cinsinden tahvil ihracını da ekleyeceğini duyurdu. Hazine açıklamasında, "Hazine Müsteşarlığı, 2017 yılı dış finansman programı çerçevesinde, Japon Yeni piyasasında tahvil ihracı olanaklarını araştırmak için Daiwa Securities, Mizuho Securities ve SMBC Nikko Securities'e yetki vermiştir" denildi.

3 . Türkiye, 2018-2023 döneminde 266 milyar 65 milyon dolar cari açık verecek

Küresel bankacılık piyasalarındaki deyimiyle, Türkiye ekonomisinin "yumuşak karnı" (achilles' heel / aşil topuğu - zayıf noktası) olan cari işlemler açığı ya da kısaca "cari açığı" uzun zamandır ekonomiyi kırılganlaştıran en önemli etken olarak biliniyor. Özetle, mallardan hizmetlere kadar geniş bir yelpazede dışarıdan aldıklarıyla, dışarıya verdikleri arasındaki "-" (eksi) olarak farkına "cari açık" ve "+" (artı) olarak farkına da "cari fazla" adı veriliyor. Bir başka deyişle, bir ülke, üretip sattığından fazlasını dışarıdan alıyorsa, "cari açık" veriyor, dışarıdan aldığından fazlasını üretip satıyorsa da, "cari fazla" veriyor.

Cari açık Mayıs ayında yüzde 9.6 artışla 5.89 milyar dolar ile beklentilerin üzerine çıktı. Piyasa analistleri ve ekonomistler cari açığın yüzde 1.5 dolayında artışla 5.45 milyar dolar düzeyine yükselmesini bekliyordu. Bu veri ile birlikte, on iki aylık cari işlemler açığı 57 milyar 637 milyon dolara yükseldi. Bu ayda ödemeler dengesinin en önemli etkeni olan dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre 678 milyon dolar artarak 6 milyar 498 milyon dolara, birincil gelir dengesi açığı 214 milyon dolar artarak 1 milyar 156 milyon dolara yükseldi.

Türkiye'nin 50 - 60 milyar dolar bandında kronikleşen cari açığı, ekonominin en önemli sorunlarından biri olarak gösteriliyor. Bu konuda yapılan tahminler ve yorumlar, bu önemli sorunun daha önemli bir süre Türkiye'nin sorunu olarak varlığını sürdürecek.

Bu konuda küresel düzeyde çalışmalar yapan Uluslararası Para Fonu (IMF) verilerine göre, Türkiye 2018-2023 döneminde 266.1 milyar dolar cari açık verecek. IMF'ye göre, Bu dönemde, ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya gibi ülkeler de (ABD 4 trilyon 434 milyar dolar, İngiltere 616.2 milyar dolar, Hindistan 514 milyar dolar, Kanada 267.8 milyar dolar, Avustralya 240.4 milyar dolar ) büyük açıklar verecek; ancak, bu ülkelerin cari açıkları çok büyük önem taşımıyor. Özellikle ABD ve İngiltere, dış ticaret açıklarının yanı sıra sermaye dengesi dediğimiz, doğrudan ve portföy yatırımları ve borçlanmalar yoluyla dünyaya karşı cari açık veriyor ve bu açıklarıyla banknot ihraç ederek dünya ticaretinin nakit akışlarını sağlıyorlar.

2018-2023 döneminde bütün dünyayı finanse eden ülkeler ise önemli miktarda cari fazla verecekler. Almanya, 2 trilyon 274.6 milyar dolar, Japonya 1 trilyon 316.9 milyar dolar, Çin 1 trilyon 7.5 milyar dolar cari fazlayla yükü üstlenecekler. Bu ülkeleri Güney Kore, Hollanda, Tayvan, Rusya, İsviçre, Singapur, İtalya, İrlanda gibi ülkeler izleyecek.

Buna karşın Türkiye gibi ülkeler için cari açık önemli bir sorun. Bu açıklarını paraları rezerv para olmadığı için banknot ihraç ederek kapatamıyorlar. Verdikleri cari açık kadar döviz, özellikle rezerv para bulmaları gerekiyor ki ABD Merkez Bankası’nın faiz artırımı, Avrupa, İngiltere ve Japon Merkez Bankalarının da onu izlemesi nedeniyle bu olanak oldukça zorlaştı. Ucuz kaynak bulma dönemi sona erdi. Çünkü para, tüm dünyada güvenli limanlar olan ve faizleri artırdıkları için daha fazla kazandıran ABD, Avrupa, İngiltere ve Japonya’ya doğru gitmeye başladı ve bu durum giderek güçlenecek.

Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler, cari açıklarını kapatmakta gittikçe daha fazla zorlanacaklar. Kısaca normal olarak çevireceği dış borçlara ilaveten 2023 yılına kadar Türkiye, 266 milyar dolar daha dış kaynak bulursa bu cari açığı karşılayabilir. Bu açık önünde sonunda kapanacak ama ülke olarak ya daha fazla faizle borçlanacağız ya da ekonomiyi yavaşlatıp cari açığı kısacağız. Bir diğer yol da liranın değer kaybetmesi ki bu Nisan ayından bu yana hızlı bir şekilde gerçekleşti. Lira, değer kaybedince, ithal mallar pahalanıp, yerli mallar döviz cinsinden ucuzlayınca, ihracat teşvik edilirken, ithalat baskılanıyor ve bu durum da dış ticaret açığını kısarak cari işlemler açığını biraz azaltıyor; ama, borçların yüksekliği ve borçlanma sarmalı bu pozitif gelişmeyi kısa sürede yeniden olumsuza dönüştürüyor.

Herşeyden önemlisi de, cari açığın lira üzerindeki baskısı nedeniyle maliyetleri ve dolayısıyla da maliyet enflasyonu üzerinden genel enflasyonu yükseltmesi oluyor.

4 . Maliyet enflasyonu “hantal”dır; yerleşmesi de ondan kurtulmak da uzun sürer

Ekonomide her üretimin maliyeti, her ürün ya da hizmetin satış fiyatı var; ikisinin arasındaki farka da "kâr" deniyor. Kapitalist koşullarda kâr üretmeyen hiçbir ekonomik birim ayakta duramıyor; kısacası, "taşıma suyla değirmen dönmüyor."

Bu nedenle, ekonomik birimler için çok önemli olan "kâr edebilmek" için fiyatın önemi büyük. Üreticiler daha çok kâr edebilmek için fiyatı artırabildikleri kadar artırmak isterler. Millette para varsa, fiyat yükselse de, bastırır parayı istediği mal ya da hizmeti satın alır. O zaman da enflasyon yükselir. Merkez bankaları da, enflasyonu önlemek için, "faizi" artırır ve para değerlenir. Para değerlenince, harcayabileceklerin sayısı azalır. O zaman da satıcılar fiyatları istedikleri gibi yükseltemezler; böylece, “talep”ten kaynaklanan enflasyon yavaşlar. Ancak, işin bir de maliyet tarafı var. Bir ürünün üretim maliyeti arttıkça, üretici de, alıcısı olsun, olmasın fiyatı artırmak zorundadır. Yoksa, "kâr" sıfıra doğru gider ve sonra da "zarar"a dönüşür.

Kısacası, maliyet enflasyonu “hantal” yapılıdır; yerleşmesi zaman alır ama, ondan kurtulmak da oldukça uzun sürer; çünkü, maliyeti artan işletmeler, önlerini göremedikleri için maliyetlerdeki artışları fiyata tam yansıttıkları gibi biraz da “risk primi” eklerler. Böyle olunca, enflasyona bir de “psikolojik marj” eklenmeye başlar ve iş çığrından çıkar.

Türkiye'de bir süredir, denklemin "maliyet" tarafında sorunlar yaşanıyor. Hükümetin 16 yıldır uyguladığı ekonomi politikaları nedeniyle birçok sektörde ithalata bağımlılık yüzde 50'nin üzerinde seyrediyor. Bu nedenle, döviz kurlarındaki her artış, üretim maliyetlerine doğrudan yansıyor. Dövizdeki tırmanış, üretim maliyetlerindeki artış hızını Haziran ayında yüzde 2.61 ile ve yıllık artışı da yüzde 15.39 ile 10 yılın zirvesine çıkardı.

Bir başka deyişle, Haziran verileri, enflasyonun kontrolden çıkma noktasına geldiğini yakıcı bir şekilde ortaya koydu. Sorun artık patates, soğan açıklamalarıyla geçiştirilemeyecek kadar yakıcı ve yaygın bir hal almış durumda.

Çoktan “maliyet” üzerine yerleşmiş bulunan enflasyon, talep enflasyonunda olduğu gibi basit faiz ve fiyat hareketleriyle, çözülemeyecek bir sorun durumuna dönüşmüş görünüyor. Mevcut enflasyon ekonominin köklü yapısal hastalıklarının bir ürünü. Ama aynı zamanda o yapısal hastalıkları derinleştiren, büyüten bir karşı etkiye de sahip

Ekonominin yapısal sorunları ile enflasyon, karşılıklı birbirlerini besleyerek bir kısır sarmal halinde büyümeye devam ediyor. Yüksek ve kalıcı enflasyon, örneğin yüksek cari açık sorunundan kopuk bir sorun değil. Tersine yüksek cari açıktan da beslenen bir sorun. Yüksek cari açık, üretim ve rekabet gücünü artırmadan aşırı tüketimle hormonlu büyüme sevdasının bir sonucu.

Bu durum birkaç koldan birden ekonomideki kırılganlıkları artırıyor. Yüksek cari açığın doğurduğu bu kırılganlıkların her birisi enflasyonu körükleyen bir etki yaratıyor. Yüksek cari açık, aşırı borçlanma ve dış kaynağa fazlasıyla bağımlı bir ekonomi demek. Dünyada para bolluğu yaşanırken, ağızları sulandıran yüksek faizle oluk oluk para girerken, bu tahribatın etkileri pek hissedilmiyordu; artık durum değişti, tersi yaşanıyor.

467 milyar dolara çıkan dış borçların yüklü ödemeleri ile 58 milyar dolara ulaşan cari açığın finansmanı için daha fazla dış kaynak bulma ihtiyacı var. Para bolluğu dönemi arkada kaldığı için ve aynı zamanda Türkiye’nin kırılganlıkları arttığı için artık eskisi gibi dış kaynak gelmiyor.

Doğrudan yatırım bir yana, kısa vadeli portföy yatırımı ve mevduat olarak gelen yabancı kaynak girişi dahi hızla düşmeye başladı. Bulunan kaynağın da maliyeti, hızla artan faizler nedeniyle giderek daha da yükseliyor. Portföy yatırımları ve doğrudan yatırımlarla yabancılardan gelen kaynağın miktarı azalmasına rağmen cari açık hızla artmaya devam ediyor. Yabancıların getirdiği kaynağın miktarı cari açığın yarısını bile finanse edemiyor. Bu açmazın doğrudan sonucu kurların hızla ve sürekli yükselmesi olarak karşımıza çıkıyor.

Üretimi ithalata ve ekonomisi dış kaynağa aşırı bağımlı bir ekonomide kurların yükselmesi tüm dengeleri sarsıyor. Bunun bir sonucu de yükselen enflasyon oluyor. Döviz kurlarının ve enflasyonun yükselmesi, faizlerin baş döndürücü bir hızla yükselmesine yol açıyor. Böylece kur artışı, faiz artışı ve enflasyon artışının birbirini ürettiği bir sarmal ortaya çıkıyor.

Politik kırılganlıklar ile seçim ekonomisi politikaları ile bütçe açığının azması da ayrı; tüm bunlar da enflasyonnun hızlı tırmanışını destekliyor. Yıllardır uygulanan yanlış ekonomi politikalarının tıkanma ve fatura ödeme noktasına gelmiş bulunuyoruz. Şimdi bu yolun artık sonuna gelindi, yol tıkandı. Artık tam tersi bir yola girilmek zorunda. Ya isteyerek ve planlayarak, ya da duvara çarparak…

Kısa vadede yüksek faiz politikası sürerken, kamu harcamaları kısılacak. Cari açığı etkili şekilde düşürecek politikalar hızla devreye alınacak. Bunların kalıcı etki yaratabilmesi için ekonominin kırılganlıklarına yönelik orta ve uzun vadeli tutarlı planlarla da desteklenmesi zorunlu. Bu da yüksek faiz, düşük büyüme, düşen karlar, şirket iflasları, el değiştirmeler, bankacılıkta artan sıkıntılar, artan işsizlik, eriyen ücretlerle şekillenen zor bir süreç demek.

İş Arayanlar5 . Türkiye yüzde 17.3 geniş tanımlı işsizlik ve 5.8 milyon işsizle OECD'de ilk dörtte

Yüksek enflasyon, ağır borçlar, bozulan ticari dengeler ve artan finansman yükü gibi nedenlerle yaratılan istihdamdaki önemli düşüşler, bir yandan işsizliği de körüklüyor. Her ne kadar Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) verilerine göre, Türkiye genelinde işsizlik, Mart, Nisan, Mayıs aylarını kapsayan Nisan döneminde, geçen yılın aynı dönemine göre, 0.9 puanlık azalış ile yüzde 9.6'ya gerileyerek tek haneye indiyse de, başka kurumların verileri, bu gelişmeyi pek doğrulamıyor.

İşgücünün hızlı artması ve özellikle inşaat sektöründe son iki dönemdir önemli "istihdam kayıpları" yaşanması, özellikle sanayileşmiş ülkelerde temel işsizlik verisi olarak kabul edilen "tarım dışı işsizlikte kuvvetli artış" yarattı. Bahçeşehir Üniversitesi Ekonomik ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi'nin (Betam) "Tarım Dışı İşsizlikte Kuvvetli Artış" başlıklı İşgücü Piyasası Görünümü notunda, tarım dışı işsizlik oranının Nisan döneminde, bir önceki döneme kıyasla 0.4 yüzde puan artarak yüzde 12.2'ye çıktığına işaret edildi ve bu artışın, işgücünün hızlı artmasına karşın, istihdamın düşmesinin kaynaklandığı belirtildi.

Raporda, istihdam kayıplarının ağırlıklı olarak inşaat sektöründen kaynaklanmış olması, tarım dışı işsizlik oranlarındaki toplumsal cinsiyet farkını kadınların lehine kısıtlı da olsa azalttığı vurgulanırken, Betam tahmin modelinin mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik oranının Mayıs döneminde 12.3 olacağını öngördüğü belirtildi.

Betam’a notunda; mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizliğin Nisan döneminde yüzde 11.7’de sabit kalacağının öngörüldüğü, ancak TÜİK'in Mart dönemi işsizlik oranını 11.7’den 11.8’e revize ettiği, bu nedenle tarım dışı işsizlik oranı da Nisan döneminde yüzde 12.2’ye yükseldiği belirtildi. Buna göre Betam’ın  Mayıs 2018 döneminde mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik oranının 12.3 seviyesinde gerçekleşeceğini öngördüğü vurgulandı ve şöyle denildi:

"İnşaatta istihdam kayıpları artıyor. Mevsimsellikten arındırılmış sektörel istihdam verilerine göre Nisan 2018 döneminde Mart 2018 dönemine kıyasla tarım ve inşaat sektörlerinde istihdam azalırken sanayi ve hizmetlerde istihdam arttı. Bu dönemde sanayi istihdamı 32 bin, hizmetler istihdamı ise sadece 6 bin kişi arttı. İstihdam tarımda 20 bin, inşaatta ise 52 bin kişi azaldı. İnşaatta son iki dönemdir gerçekleşen istihdam kayıpları 100 bin kişiye ulaştı. İstihdamın yarısını taşıyan hizmet sektöründeki istihdam artışlarının bu dönemde neredeyse durması, buna karşın inşaattaki istihdam kayıplarının devam etmesi sonucu tarım dışı işsizlikte ciddi bir artış gerçekleşti."

Ayrıca, daha çok "geniş tanımlı işsizlik" verileri üzerinde durulan, Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Dairesi'nin (DİSK-AR) verilerine göre de, Türkiye yüzde 17.3 geniş tanımlı işsizlik ve 5 milyon 872 bin kişiyi bulan işsiz sayısıyla, Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) içinde "ilk dört ülke arasında" yer alıyor.

"OECD’nin yayınladığı istatistiklerde de Türkiye işsizlik sıralamasında önlerde yer alıyor" denilen DİSK-AR raporunda, OECD’nin Mart verilerine göre en yüksek işsizlik 20.1 ile Yunanistan’da görülürken, bu ülkeyi sırasıyla İspanya, İtalya ve Türkiye izliyor.

OECD üyesi ülkeler arasında işsizlik oranı ortalama 5.4 iken Türkiye bu ülkeler arasında en yüksek işsizlik oranına sahip dördüncü ülke olarak yer alıyor. DİSK-AR, TÜİK Nisan dönemi İşgücü İstatistiklerini şöyle değerlendirdi:

"Dar tanımlı standart işsizlik yüzde 9.6’ya düşmüş olmasına rağmen, mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik 10.3 olarak gerçekleşti ve bir önceki aya göre 0.4 puan artış gösterdi. Mevsim etkilerinden arındırılmış standart işsiz sayısı 103 bin artarak 3 milyon 188 binden 3 milyon 291 bine yükseldi. Mevsim etkilerinden arındırılmış tarım dışı işsizlik yüzde 12.2 olarak gerçekleşirken, mevsim etkilerinden arındırılmış genç işsizliği 17.9 olarak gerçekleşti. Geniş tanımlı işsiz sayısı 5 milyon 872 bin, geniş tanımlı işsizlik oranı ise yüzde 17.3 olarak  hesaplandı. Kadın işsizliği yüzde 12.6, genç kadın işsizlik oranı yüzde 22 olarak gerçekleşti. Yüksek öğrenim işsizliği 10.9 olarak hesaplandı. Ne eğitimde ne istihdam da (NEET) olanların oranı yüzde 21.3 olarak açıklandı. 2.5 milyonu aşkın genç ne eğitimde ne istihdamda yer alıyor."

OECD ülkeleri içinde en yüksek oranına sahip olan NEET oranının Türkiye’de olduğu vurgulanan DİSK-AR raporunda, bütün bu rakamlara doğrultunda işsizliğin azaltılması ve istihdamda kalıcı ve güvenceli artış sağlanması için önerilerini ise şu şekilde  sıraladı: "İş başında eğitim adı altında çırak, stajyer, kursiyerlerin ve bursiyerlerin ucuz işgücü deposu olarak kullanılması uygulamasına son verilmesi. Uluslararası çalışma normları doğrultusunda herkese en az bir ay ücretli yıllık izin hakkı tanınması. Güvencesiz çalışma biçimlerine son verilmelisi ve tüm taşeron işçilere kadro verilmesi. İşsizlik Sigortası Fonu’nun amaç dışı kullanımına son verilmesi."

Fabrikalar yanıyor, AVM’ler, sokaklar, kahveler, ganyancılar, iddiacılar, işsizle doluyor:

Türkiye’de giderek bozulan ve dengelerini yitiren ekonomi, dünyaca ünlü danışmanlık şirketi Fathom Consulting'in verilerine de yansıdı; Fathom’un “devlet finansal kırılganlığı kompozit göstergesi”, her ülkenin temerrüt riski, enflasyon riski ve 10 yıllık devlet tahvili ile merkez bankası politika faizi arasındaki spread'in (fark) birleşmesiyle belirleniyor. Sıfır ile 10 arasında bir skala üzerinden yapılan derecelendirmede 1'in altındaki notlar söz konusu devletin borçlarının temelde güvenli olduğunu, Türkiye gibi 3 üzerindeki notlar ise temelde güvenli olmadığını gösteriyor.

Uluslararası Ödemeler Bankası (BIS) verileri Türkiye'nin, Meksika'nın 256 milyar dolar borcunun biraz aşağısında, 200 milyar dolar gibi ağır bir borç yükü olduğunu gösteriyor. Türkiye'nin iki yıllık tahvil  getirisini - ki Perşembe günü tüm zamanların en yükseğine yakın olan yüzde 20'yi gördü - diğer büyük gelişmekte olan piyasalarla kıyasladığımızda tablo ortaya çıkıyor. Bu değer, Brezilya'nın eşdeğer tahvillerinin yüzde 8.6 olan getirisinin iki katı, Bangladeş'in tahvillerinin dört katı.

Türkiye'nin yüksek büyüme oranı, riskli bir alan olan kredi patlamasıyla beslendi. Yıllık bazda yüzde 20 olan kredi büyümesi Türkiye'yi Bank of America Merill Lynch tarafından izlenen gelişmekte olan ekonomiler arasında üçüncü sıraya oturtuyor. Türkiye'nin önünde sadece Arjantin ve Kongo Demokratik Cumhuriyeti var. Uluslararası Finans Enstitüsü (IIF) verileri Türk bankacılık sistemindeki genel kredi/mevduat orantısının yüzde 100'ü aştığını gösteriyor. Bunun anlamı, kredi piyasalarında önemli bir tıkanma olduğunda bunun ciddi sorunlara yol açacak olması.

Daha açık ve net bir istatistik daha, Türkiye’deki ekonomik durumu hakkında ciddi bilgi veriyor: İstanbul İtfaiyesi’nin istatistiklerine göre; yalnızca bu yılın 6 aylık döneminde İstanbul’da 78 fabrika yangını çıktı. Son 5 yıla bakıldığında ise 836 fabrika yanmış. Bu sadece İstanbul’daki fabrika yangınları. Kimya Mühendisleri Odası’nın rakamlarına göre de sadece 2017 yılında Türkiye genelinde 182 fabrikada yangın çıkmış ya da patlama yaşandı. Yangınların 48’i tekstil, 36’sı plastik, 30’u gıda, 24’ü boya ve petrokimya fabrikalarında yaşandı.

Kısacası; tam bir yangın yerine dönen Türkiye’de, üretimden kaçış sürdükçe, fabrikalar kapanıyor, tarım alanları talan ediliyor; işsizlik artıyor, vurgunculuk azıyor. Yanan, yıkılan fabrikaların yerini alan AVM’ler, sokaklar, kahveler, ganyancılar, iddiacılar işsizle doluyor.


Konuyla ilişkili diğer makaleler