Akbelen Direnişi

Akbelen Direnişi

Akbelen'de Direniş Var

Dört yıldır köylerini ve köyleri ile maden arasındaki sınır olan Akbelen ormanını koruma mücadelesi veren İkizköylülerin direnişi olağanüstü devlet şiddeti ile kuşatıldı. Köylüler ve onlarla birlikte Akbelen’i savunmaya giden yaşam savunucuları günlerce gaza, copa, gözaltıya ve diğer bütün engellemelere rağmen direndi.

Ormanda çok sayıda ağacın kesilmiş olması, direnişin bittiği ya da yenildiği anlamına gelmiyor. Zira 2043 yılına kadar faaliyetlerine devam etmek isteyen termik santralin kömür ocağı faaliyetine devam etmesi halinde ruhsat sahası içinde kalan 37 köy/mahalle yok edilme tehdidi altında. Akbelen ormanının yaklaşık 80 hektarlık kısmını katleden şirketin burada durmayacağı, “yola devam” edeceği çok açık. 

Seçimlerden büyük bir yenilgi ile çıkan burjuva muhalefet ve ona eklemlenen sol, demokratik muhalefet saflarında yaşanan moral bozukluğu, dağınıklığı koşullarında, Akbelen için gösterilen seferberlik cılız olmasına rağmen çok değerlidir. İkizköylülerin son iki yılını kesintisiz nöbet tutma biçiminde sürdürdükleri direniş, AKP iktidarına karşı en somut direnç noktalarından biriydi. Kuruluşlarından itibaren hükümetlerle kurdukları bağlar sayesinde devlet ihalalerinden en çok nemalandıkları için “Beşli Çete” adını alan beş şirketten bir olan LİMAK Holding’e karşı direnen İkizköylüler, başta diğer çevre ve ekoloji örgütleri olmak üzere toplumsal muhalefetin desteğini arkasına almış, burjuva muhalefeti de arzı endam etmek zorunda bırakmıştı. 

Akbelen direnişi, küresel olarak etkilerini daha çok hissettiğimiz iklim krizine karşı gerçek çözümü gösteren bir iklim hareketidir. İklim krizinin temel nedenlerinden olan kömür, petrol, doğalgaz gibi fosil kaynakların enerji ve hammadde olarak kullanılması, bu amaçla ormanların yok edilmesi, sulak alanların kirletilmesidir. İkizköylüler de, termik santral ve bu santralin kömür ocağının genişletilmesine karşı koyarak ormanların ve iklimin korunması için mücadele etmiş oldular. İklim krizine karşı hükümetlerin ve onların uzantısı STK’ların bitmek bilmeyen müzakerelerine, anlaşmalarına, protokollerine karşı İkizköylüler, şirketin kömür ocağının genişlemesine dur diyerek iklimi savundular. İklim krizine karşı gerçek mücadele şirketlere faaliyet yaptırmamaktır.

Akbelen direnişine iktidarın yanıtının bu kadar şiddetli olması, onun hangi yoldan yürüyeceğinin ve bu yolda karşısına çıkacak bütün güçleri devlet şiddeti ile “ezip geçme” kararlılığında olduğunu göstermektir. Seçimlerden başarılı çıkan iktidar, buradan kendisine bir meşruiyet inşa etmeye çalışmaktadır. Yüzde 50+1’e dayanan bu meşruiyet dayatmasının gücünün yetersiz olduğunun farkında olan iktidar, hem burjuva muhalefetin büyük oranda kendisi ile aynı kodlara sahip olması hem de sol, demokratik muhalefetin güçsüz olması durumunu kendi lehine kullanmaya çalışmaktadır. Koşulların kendisi için oldukça elverişli olduğunu gören iktidar, en küçük direnişe, hak talebine, itiraza en yüksek perdeden şiddet uygulayarak kendisine oy vermeyen toplumun diğer kesimi içinde seçimlerin yarattığı hayal kırıklığını derinleştirmeyi, atomize etmeyi ve sinizmle boğmayı hedefliyor. 

İktidarın birçok yönüyle netleşmeye başlayan “Türkiye yüzyılı” programı, emeğin ve doğanın daha derin ve yaygın bir sömürüsünü gerektirmektedir. AKP, işbaşı yaptığı 2000’li yıllarda enerji sektörünün özelleştirilmesi ve “su boşa akıyor” diyerek nehir tipi hidroelektrik santral projelerini geliştirmesi ile yaşanan mülksüzleştirme ve sermayeye yeni ve kârlı yatırım alanları yaratma programına sadık kalarak yola devam ediyor. Bu doğrultuda Türkiye’nin yüzde 63’ü maden alanı ilan edilmiş durumda. Türk burjuvazisinin dünya pazarında payını alması için bir taraftan işçi sınıfını asgari ücretliler ordusu haline getirirken diğer taraftan da “yer altı ve yer üstü kaynakları”nı akla hayale gelmez teşvikler, kolaylıklar sağlanarak şirketlere peşkeş çekiliyor. 

Tüm dünya aşırı sıcaklar ve orman yangınları ile boğuşurken Türkiye’de iktidarın Akbelen ormanını yok etmek için seferberlik ilan etmesi, gittiği bu yolda şirketlere önlerine çıkan her engeli “ezip geçeceği”nin ispatı olmuştur. Kuşkusuz bu saldırganlık yeni değildir. İktidarın ekonomik kalkınma modelinin dünya ekonomisindeki krizlere bağlı olarak krize girdiği 2008’den sonra adım adım geliştirdiği dönüşümün bir aşamasıdır. Bu dönüşümün pik yaptığı 2013-15 yıllarından itibaren iktidar kuralsız bir şiddet dalgası ile kendisine karşı direnen bütün kesimlere saldırıya geçmiştir. OHAL, ikili hukuk, sansür gibi yollarla devlet şiddetini derinleştirmiştir. 

Ekonomide “rasyonel modele” geri dönmesi ile “hukuk devleti”ne de geri döneceği varsayımını kendi programının temel argümanı yapan burjuva muhalefetin yaydığı hayallere karşın, Akbelen direnişine karşı geliştirilen devlet şiddeti, rasyonel modelin uygulanmasının ancak devlet şiddeti ile mümkün olduğunu göstermektedir. Bu durum, örneğin daha önce, 1980’de 24 Ocak Kararları ve 2000’de İMF programının hukuk sınırları içinde kalarak uygulanamayacağını ilan etmesini hatırlatmalıdır. Nitekim 24 Ocak kararları 12 Eylül askeri darbesi ile, 2000’de İMF programı da “Hayata Dönüş” adı verilen cezaevlerindeki sosyalist tutsakların katledilmesi ve F tipi zindanlara sürgün edilmesi ile uygulamaya sokulmuştu. Bu açıdan iktidarın “Türkiye Yüzyılı” programını uygulamaya sokabilmesi için toplumun üzerindeki devlet şiddetini daha da arttırmaya çalışacağını öngörmek işten bile değildir.

İktidar seçim başarısı üzerinden bir meşruiyet geliştirmeye, taraf olmayanı bertaraf etmeye soyunmuşken, Gezi ve 7 Haziran seçimlerinden beri sürekli gerileyen ve son seçimlerde de temsiliyetini K. Kılıçdaroğlu’nun adaylığını destekleyerek burjuva muhalefetine teslim eden sol, sosyalist hareketin de Türkiye Yüzyılı programının yıkıp yok etmeyi öngördüğü toplumsal kesimleri ve onların yaşam alanlarını direniş atağı geliştirmesi gerekiyor. Özeleştiri ve yeniden inşa tartışmasının pratik bir hal alması ancak bu sayede olacaktır. 


Konuyla ilişkili diğer makaleler